| |
|
|
 |
KADININ
ADI VAR! AMA BENİM KOYDUĞUM AD...
Sayımlara göre; Türkiye’deki nüfusun %52’si kadın.
Bu kadınların 28 milyonu evde otururken, 9 milyonu çalışıyor. Ve
bir genç kız her sabah yataktan hangi gruba dahil olacağının
kararını vermek zorunda olmanın ağır yüküyle uyanıyor. Üstelik
bu yük öyle bir yük ki, hiçbir zaman o omuzlardan inmiyor. Bu
karar mecburiyeti sanki xx kromozomuyla birlikte gelen ek
bir genetik kod onun için, vazgeçmediği, atamadığı,
kurtulamadığı... Hem nesil yetiştirmek sorumluluğu olan annelik
var o mecburiyet açmazının içinde, hem de bir kendini ispat
mücadelesi olan iş hayatı. Ve kadına düşen bu ikisini bu sefer
diğer yaptıklarından farklı türde bir yemek için tek bir
tencerede bir araya getirebilmek.
Bir erkek kadar, yolun başından sonu belli bir sürece dahil
olmak yerine, her adımda, her köşe başında düşünmek zorundadır
kadın; evim mi işim mi? Bu soru işaretinin çengeli akşam
katılacağı iş yemeğinde de, okuluna bıraktığı çocuğundan sonra
kendisini evine götüren kaldırımda yürürken “daha fazlasını
yapmalı değil miyim?” düşüncesiyle de takılacak ayağına.
Biz de Coffee Break olarak, kadının hayatının sonuna kadar
taşıdığı bu seçim zorluğunu, seçimler sonunda kendini hangi
kalıplar içinde ifade etmeye mahkum olduğunu ve seçimi
sonrasında her kadın tipinin diğerlerinden ne kadar
farklılaştığını görmek ve göstermek istedik. Temelde 3 ana
karaktere ve yaşam formuna ayrılan kadınlarımız (ki bunlara
bundan sonra Ayşe-Fatma-Tülin denecek) arasından akan nehir o
kadar derin ki, adeta her biri kadınlık içinde bir tür ayrı bir
cinsiyet. Hayata o kadar farklı bakıyorlar, o kadar farklı
inanıyorlar ve o kadar farklı davranıyorlar ki! İşin kritik
yanı, bazen erkeğin bazen toplumun onun adına söz söylemesi
nedeniyle kendilerini ister istemez bir kalıbın içinde
buluyorlar ve sonra da öyle inanmaya ve öyle yaşamaya
başlıyorlar! Ve yaşamları onları diğer kadın tiplerinden her
saniyede, her solukta farklılaştırıyor ve her bir kadın
birbirinden nefret eden profiller oluyor.
Onu ya bir cinsel obje ya da erkekle kıyasıya rekabet içinde
topuklu bir iş adamı olarak kategorize etmek istiyor. Bunun en
net ifadesi de Türkiye’nin iş yerinde taciz sıklığı konusunda
dünyada üçüncü ülke olmasıdır aslında. Bir erkek gibi düşünmek
istemeyen kadınlar, erkekler göre hep önce “kadın” sonra
“çalışan” oluyorlar.
Ya da anneler. Onu ya kendi ulaşamadığı amaçların taşıyıcısı
olarak hipodroma sürüyor ve “ekonomik özgürlüğünü kazan, kocana
muhtaç olma, hep başar, hep başar…” diyor ya da “otur evinin
kadını ol, kocanı kolla” diyor. Annelerin ve erkeklerin kafa
kafaya vererek sıkıştırdığı bu köşelerden kadın son bir çare
Fatma olarak çıkmaya çalışıyor ki bu da ayrı bir kadınsı
mücadele istiyor. Ancak görünen o ki geleneksel çerçevenin
yetiştirdiği Ayşe’den sıkılan ve ondan kaçışın ifadesi olarak
oluşan Tülin’e de ısınamayan postmodern toplum artık Fatmaların
hayalini kuruyor. |
|
|

|
|
|